Gavur Mahallesi’nde Gezen Ressam
Mehmet Akkaya
İzmir’de “Gavur Mahallesi” Sergisinin açıldığını İnternet üzerinden duymuştum. Sergi adının sosyal ve yakıcı bir başlıkla seçilmiş olması daha çok ilgimi çekti. İzmir’e gidince yapılacak öncelikli işler sıralamasında ilk sıralara yerleşti.
Sergi alanına geldiğimizde bizi enstalasyon (yerleştirme) çalışmasını karşıladı. Tasarım iki mermer arasına sıkışıp kalmış bir bavul ve bunun tekrarları ile oluşturulmuştu. Alanda gezerken ağaçlardaki kuş sesleri sergi atmosferini tamamlıyordu. Bu sesler planlanmamış olmakla birlikte, tasarımın fikir ve tinsel ortamına ekstra katkı sunuyordu. Burada zamanın bir kesiti, köklerin kesintiye uğraması, gitmekle kalmak arasındaki sıkışmışlık, gidenin bıraktıkları, insanın geçici olduğu şu dünyada metayı sorgulama gibi duygular ile birlikte, adeta mezarlık ziyaretine benzer düşünce ve hisler arasında gezindim.
Sergileri gezerken sanatın içinden biri olarak sadece yapılan işleri değil, nasıl yapıldığını yani mutfak kısmını da düşünerek gezerim. Buraya taşınan tonlarca malzeme ve düzenleme aşaması ile dünya ölçeğinde özenli ve büyük bir sergi organizasyonu yapıldığı açıkça görülmekteydi.
Sonrasında kapalı mekandaki serginin devamını izlemeye geçiyorsunuz. Bu sırada adı “Gavur Mahallesi” olan bir sergide, hayatın sert gerçeklikleriyle yaşanan dramların izleyiciye bir tanıklık, bir bilinç, bir duygu aktarımı, tarihe göndermeler ve “öteki” ile empati vb. beklentilerle yön oklarını takip ederek ilk salona giriş yapıyorsunuz.
Burada Ahmet Güneştekinin bilindik tarzı ile şekillendirilmiş geometrik tasarım düzenlemeleri yer alıyor. Bu tasarımlara alt yapıda Şahmeran, Pegasus, Troya, cennetten kovulma gibi bilinen efsanelerden izler kullanılarak klasik tuval resmine farklı materyallerle ve geometrik elemanlarla üç boyutlu ekler tasarlanarak sunulmuş. İkinci salonda da bunun benzerlerini görüyorsunuz.
Sonrasında bir Video Art, valizlerle geçen insanlar, fonda sürekli tekrarlanan hissiz ifadesiz bir ses ;
-” yirmi kilo yirmi dolar”…
Dış alandaki enstolasyonun devamı olarak, iç mekandaki mermer ve valiz yerleştirmesini saymazsak, dış mekan sergi bölümünden sonra “Gâvur Mahallesi” sergisinin devamı buradan başlıyor diyebiliriz.
Sonraki salonda minik bir tepe de denebilecek ayakkabı yığını. Aynı tipte, siyah ve kullanılmamış plastik ayakkabılar. Her ne kadar Yahudi soykırımını anlatan filmlerden aşina olduğumuz bir sahneyi hatırlatsa da “Gavur Mahallesi” temasını burada yakalıyorsunuz. Ama onca yığın, Macaristan Budapeşte de, Tuna nehri kıyısındaki 60 çift ayakkabı kadar etkilemiyor insanı. Çünkü bu yığını oluşturan ayakkabıların yaşanmışlığı ve gerçek hayatla bağlantısı yoktu. Hiç kullanılmamış ve plastik kokuyordu. Burada aklımda kalan soru “Kaç ayakkabı var acaba? ” ve sanatçı burada niye farklı renk, model hatta eski ayakkabı kullanmamış oldu.
Sonrasında kayalar tekne ve bavul yığını ile tasarıma geliyorsunuz. Gerçi bavul yığını temasıda kullanılmış olsa bile bavul ve sandıkları bir tekneye bindirip tekneyi de kayalarda yüzdürmek oldukça etkileyiciydi. Burada bir yavru kedi sesi vicdanınıza sesleniyor. Kopuş, kaybolmuşluk , sahipsizlik ve bilinmeze giden bu teknedeki o yavru kedi sesi, sergi temasına katkı sunmuş. Bir duygu, bir ruh hali oluşturmada etkili diyebiliriz.
Sağdaki duvar boyunca uzanan büyük çalışmada ise gündelik hayatta kullanılan tüm objeler yüzeye tutturularak oluşturulmuş. Kompozisyonun doku ve leke etkisi dağılımı oldukça dengeli. Eserde sanki bir hurdalık ya da savaş sonrası enkazı da andıran, tozlanmış, rengini kaybetmiş, grileşmiş bir dünya ve metanın anlamını kaybetmesi ile ilgili göndermeler yapıyor.
Bu salondan sonra sağda ücra minik bir salon var. Birçok ziyaretçi burayı “es” geçiyor. Dar bir koridordan İçeri ulaştığınızda valizleri üst üste istifleyen bir insan videosu. Fonda evcil hayvan sesleri, kedi, köpek, tavuk, vb… Mutlaka bu evcil dostlar da sahibinin kaderini ve kederini yaşamıştır.
Sonraki büyük salonda sokak tabelaları ile bir renk cümbüşü. Pırıl pırıl. Seçim öncesi yenilenmiş sokak tabelalarını toplamışlar sanırım. Buda sergi temasının ruhunda eksiklik yaratıyor. Zamanın ve doğanın yıpratmaları olsa daha mı iyi olurdu acaba?
Bende büyüklüğü dışında bir his, bir etki oluşturmadı.
Karşı duvar ise 432 adet kurukafa masklara örtülmüş kumaşlar ile rengarenk bir tasarım. Buradaki düşüncem, bir fikri anlatmak için bu kadarına gerek var mıydı? Daha az olsa etki değişir miydi? Sanatsal tasarım olarak bakınca o her bir kumaşa sarılmış kuru kafa, bütünde renk cümbüşüne dönüşüyor. Tabi burada sanatçının tercihine saygı da duyarak, “Acaba,” diyorum “böyle sıraya dizilmese daha mı iyi olurdu?”
Sergide aralara serpiştirilmiş diğer işler de var. Seramik balıklar, karışık malzeme ile bir boğa, seramik kafatasları gibi farklı işlerle birlikte Ahmet Güneştekin’in bilindik işleri.
Sergi çıkışında genel izlenimim şu oldu:
Teması olan bu sergide bütünlük sağlanamamış. Bence sanatçının bazı işleri bu sergide olmasa daha iyi olurdu.
Bir tasarımın büyük olması, o tasarımı güzel ya;da estetik yapmıyor. Sadece büyüklüğü ile etkiliyor. O da sergi düzenleme aşamasındaki emek, çaba ve sponsorluklarla ilgili.
Yurt dışında ziyaret ettiğim sergilerle karşılaştırdığımda organizasyon ve sunum açısından sergi dünya ölçeğindeydi.
İzmir’in büyük sanat organizasyonlarına ihtiyacı olduğu İzmirli sanat severlerin sergiye yoğun ilgisinden belli oluyordu. Devamının gelmesi ve bu sergide kullanılan imkanların diğer sanatçılara da sunulması dileklerimle!
MEHMET AKKAYA

Mecmua İstanbul
Son Yazıları Mecmua İstanbul (tüm yazıları)
- Gamze Taşdan’ın “Hoş Vakit” Sergisi - Temmuz 6, 2026
- Prof. Dr. Uğur Batı 20 Şehir, 20 Hikâye, 20 Kimlik - Haziran 15, 2026
- Şennur Üzgen Atölyesinde Surrexpressionism Yolculuğu - Haziran 3, 2026