Hayat, tutkuyla boyanmış bir yanılsama mı?

Hayat, tutkuyla boyanmış bir yanılsama mı?

Belki de yaşamak, hakikati değil, ona en çok benzeyen hayali seçmektir.

Tutku, zihnimizin yarattığı en güçlü yanılsamalardan biri olabilir; bizi ileriye taşıyan, fakat aynı anda hakikatten uzaklaştıran bir rüzgâr gibi.

Aşk, insan ruhunun kendi benliğinden ilk defa taştığı andır. Ne bir kişiye, ne bir biçime, ne de zamana ait olur…

Aşk, kim olduğumuzu unuttuğumuz, adlarımızın, hatıralarımızın, hatta arzularımızın silikleştiği o iç durakta başlar. Ruhun rengi işte orada kaybolur; çünkü aşk bir kimlik değil, bir yokluktur. Ve bu yokluk, insanın kendi sınırlarını terk edip bir başkasında çoğalmasını mümkün kılar.

Aşk, bilinenin değil, bilinemezin alanında var olur. Onu tanımlamaya kalkmak, onu yitirmekle eşdeğerdir. Çünkü aşk, bir tanımın içine sığmaz; o bir varoluş biçimidir.  benliğin aşılması, ben ve öteki arasında kurulan derin, sezgisel bir temas hâlidir. Ve tam da bu aşınma, bu çözülme anı, aşkın ilk izini bırakır insanda: bir “oluş”un başladığı, geçmişin çözülüp geleceğin henüz biçimlenmediği o saf varlık ânı.

Aşk…İki benliğin, birbirinin yörüngesinde dönerken birbirini ne bozan ne de tamamlayan sonsuz bir çekimdir.

Bir gölge değil, bir yankıdır aşk; her biri kendi hakikatinde parlayan iki yıldızın, aynı geceye ait olmayı seçmesidir.

Ve o gece… bazen sükûnetle, bazen bir iç yangınıyla doğar sanat.

Sanatçının kalemi, fırçası, sözü ya da suskusu…

Aşkın açtığı görünmez yaralardan damlayan bir sezgiyle beslenir.

Çünkü aşk yalnızca sevmek değil, kendinden geçerek başka bir biçimde yeniden doğmaktır.

Bu doğum sancılıdır; çünkü aşk, sanatçıyı kendi iç aynasına çiviler.

Orada gördüğü şey neyse – acıysa acı, delilikse delilik, tanrısal bir esriklikse – sanat, o hakikatin ta kendisine dönüşür.

Nietzsche ve Freud’un Salome’si: Zihinle Kalbin Arasındaki Yarık

Lou Andreas-Salomé…

Bir kadın değil yalnızca; düşünsel bir patikada yolunu kaybedenlerin pusulası.

Nietzsche’nin ona duyduğu tek taraflı aşk, bir filozofun akılla kurduğu bütün yapıları paramparça eder. Salome’nin reddiyle büyüyen içsel çöküş, Nietzsche’nin düşünsel devinimini tetikler.

Zira aşk, felsefede yalnızca bir mesele değil, bizzat filozofun varoluşunu tersyüz eden bir sarsıntıya dönüşür.

Freud’un bakışında ise Salome, kadının tüm ‘eksik’ halleriyle çelişen bütünlüklü bir varlıktır. “Kadına özgü zaafların hiçbirine sahip değildi” der.

Yani Salome, Freud’un içsel çatışmalarında hem arzu edilen hem de ulaşılamayan bir figürdür.

Bu da psikanalitik kuramının kadınla ilgili labirentlerinde yankılanır; aşk burada artık kişisel değil, kolektif bilinçaltının yankısıdır.

Gala ve Dali: Düşle Delilik Arasında Kurulan Bir Mabet

Salvador Dali için aşk, yalnızca bir his değil, evrenin yapıtaşıdır.

Gala onun için kadın değil, bir boyuttur.

“Gala beni evlat edindi” der Dali, “Ben onun sevgilisi değil çocuğuydum.”

Bu ifadede bile, aşkın yalnızca tensel ya da romantik bir varoluş olmadığını görürüz; aşk, Dali’nin varlıkla kurduğu tüm ilişkiyi belirler.

Ve bu ilişki, suretini tuvalde bulur.

Gala’nın bakışları, bedeninin kıvrımları, Dali’nin imgelerinde birer evrensel forma dönüşür.

Dali için Gala, yalnızca bir ilham değil, deliliğini kutsal kılan bir tanrıçadır.

Frida ve Diego: Bedenin Parçalandığı, Ruhu Sanatla Onaran Aşk

Frida Kahlo’nun yaşamı, aşkın en kanamalı haliyle sanatın iç içe geçtiği bir varoluş günlüğüdür.

Diego Rivera onun hem tutkusu, hem kırılganlığı, hem de sonsuz sancısıdır.

“Hayatımda iki kaza oldu” der Frida, “Biri otobüs, diğeri Diego.”

İkinci kazası ilkinden daha derin izler bırakır; ama bu izler, onun fırçasında yaraya değil, simgeye dönüşür.

Frida’nın otoportreleri, aşkın yalnızca bir başkasına değil, kendi bedenine, kendi acısına duyduğu karşılıksız hayranlığın resmidir.

Hürrem ve Kanuni: Aşkın İktidar Dili

Aşk, yalnızca kişisel değil, bazen tarihsel bir devinimdir.

Hürrem Sultan ile Kanuni arasında kurulan bağ, yalnızca iki bedenin çekimi değildir;

Bu aşk, siyasetin ve şiirin içine kök salmış bir içsel sırdır.

Kanuni, “Muhibbi” mahlasıyla yalnızca ona şiirler yazmakla kalmaz;

Onunla birlikte Osmanlı sarayına bir kadının ruhu, zekâsı ve kararlılığı girer.

Hürrem’in aşkı, bir padişahın kalbini değil, tarihsel akışın yönünü değiştirir.

Nazım ve Piraye: Kalbin Zindandan Taştığı Yer

Nazım Hikmet’in kaleminden akan aşk, sadece sözcük değil, bir mahkûmun ruhundan yükselen haykırıştır.

Piraye, onun sığınağı değil, onunla birlikte sığındığı rüzgârdır.

Nazım için aşk; yasak, yoksulluk, sürgün ve zincirlerle çevrilidir.

Ve tüm bunlara rağmen aşk, ona yeryüzünde en büyük özgürlüğü verir:

Bir şiir yazma hakkını.

Tomris ve Şiirin Üç Yüzü

Tomris Uyar…

Bir kadından çok, bir aynadır şairlere.

Turgut Uyar onunla yan yana olmanın “dilsiz saadetini” yaşarken,

Cemal Süreya onun için evini, geçmişini yakar.

Edip Cansever ise her yıl onun doğum gününde susmak yerine dizelere dökülür.

Tomris, kelimelerin kadına dönüştüğü yer, üç şairin iç seslerinin farklı tınılarda aynı yankıya dönüştüğü noktadır.

Aşk ve Sanat: Sınırları Aşan Bir Kavrayış Biçimi

Aşk, sanatın yalnızca teması değil, onun asli varoluş sebebidir.Sanatçı, aşk aracılığıyla dünyayı değil, önce kendini tanır; ve o tanıma süreci çoğu zaman bir yangının içinden geçer.

Çünkü aşk, sanatçının iç sistemini altüst eden tek şey olur.

O sistemi yeniden kurmak da ancak estetik bir düzenle mümkün… Bir mısra, bir fırça darbesi, bir suskunluk ya da bir çığlık.

Ve bu yüzden aşk, yalnızca bir duygulanım değil, bir formdur. Bir düşünceye, bir sezgiye, bir yaraya bürünmüş yaratıcı kuvvettir.

Sanatçının elinde, aşk artık bir kişiye değil, bütüne; bir bedene değil, sonsuzluğa yazılmış bir bildiridir.

 

The following two tabs change content below.
Vahap AYDOĞAN İlk ve orta öğrenimi Mardin yaptım. Diyarbakır Fatih Lisesinden mezun oldum. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden mezun olduktan sonra profesyonel olarak , Avrupa Avusturalya ve Amerika’ da sürreal biyografileri tuvale aktararak hem görsel hem de plastik sanatlar alanında eserler verdim. Türkiye’nin bir çok yerinde Karma ve kişisel sergiler açtım. Kültür sanat alanı ve birçok platformda farklı alanlarda yayınlar yapmaktayım. Son beş yıldır sadece kişiye özel tasarımlar yaparak eserelerimi dijital platformlarda @san_artt ismiyle yayınlıyorum… Özgün ve kendi ürettiğim biyografi temelli eserlerde insanın duygu dünyasını odak alan çalışmalar yaparak kişi ile tablo arasında bir köprü görevi görüyor, doğumun var olduğu her süreçte, ölümün de bir hakikat olduğu ve bu yolculukta insanların yaşamlarında topladığı anılarını, aşklarını, nefretlerini, acı hatıralarını ve aynı zamanda sevgiyi ve umudu da bir karede inşa etmeye devam ediyorum.
BU SAYFAYI PAYLAŞ

.