KÜLTÜREL YÜKSELİŞ BAĞLAMINDA İÇ GÜDÜ, İRADE VE SAN’AT
İç güdü çoğu kez, sezgiler ile karışan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Bir çok kişi, insanın karanlık yönünü iç güdülerine atfeder. Bu bir dereceye kadar haklı görülebilir. Ama yanıltıcı da olabilir. Bu durumda üç kavram insan varlığında bir kapalı devre sistem gibi birbirini bütünler şekilde ele alınmalıdır. İçgüdü yaşamın devamı için türlerin okaryotik hücrelerindeki genetik kodlarında kayıtlı bir dizi “itici gücün tezahürü” ile ortaya çıkan eylemselliktir. Bu eylemsellikte en dikkate değer unsur, kuşaklar boyunca aktarılan ve aynı türlerde aynı davranış örneklerinin varlığıdır. Bu davranış örnekleri steriotipik özellik arzeder. Burada Homo Sapiens türünü de ayrı değerlendiremeyeceğimiz üç tane içgüdü dikkatimizi çeker. Bunları, üreme, hayatta kalma ve korunma olarak sıralayabiliriz. Tüm canlılar için geçerli olan bu üç olgu, biyolojik yaşamın devamlılığını sağlarken türlerin çeşitliliğinde ve her türün ayırdediciliğinde son derece önemlidir. Bununla beraber farklı türler arasında ya da bir türün farklı alt grupları arasındaki etkileşimde de belirleyici rol yüklenir.
Bu anlamda kalıtsal, steriotipik ve kuşaklar boyunca aktarılan bu davranış biçimlerinin sorgulanamayan ama zorunlu, bir o kadar da belirleyici vasfı, içgüdü kavramının önemini ortaya koyar. Kanaatimce, bu nokta da sorulması gereken en önemli soru, Homo Sapiens söz konusu olduğunda iç güdünün, kültür ile farkının ne olduğu problemidir. Zira dilimizde de “ekin” olarak yerleşmesini çok istediğim kültür kavramı, yine kuşaklar boyunca iletilen ve sadece insana özgü olduğu düşünülen bir realitedir. Kültürün oluşumunda insanın biyolojik varlığının kaçınılmaz bileşeni olan iç güdüsel davranışların rolü ve öneminin yadsınamaz olduğu noktada, ciddi etik ve estetik sorunlar karşımıza dikilmektedir. Bu bağlamda Homo Sapiens’in karanlık yönü ile yüzleşmekten kaçınmak günümüz uygarlığının krizlerine çözüm arayış gayretlerini anlamsız kılmakta, tozları halının altında süpürmek misali iç güdüselliği pragmatizmin hizmetine vermektedir. Bu durumda yukarıda bileşenlerini saymaya çalıştığım, yaşamsal önemi tartışılmaz içgüdü olgusunun, Homo Sapiens’teki tezahürünü diğer biyolojik türlerden farklı kılanın ne olduğunu sorgulamamız gerekir. İşte, türümüze özgü olan bu içgüdüsel farkı derinleştiren en önemli unsur yine türümüze özgü olduğunu düşündüğüm bu “ekin/kültür” gerçeğidir. Görülüyor ki, biri biyolojik kökenli “iç güdü” dediğimiz diğeri de biyolojik kökenimizin üzerine inşa edilmiş olan “Sapiens” bileşenimizin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan “kültür” gerçeği uygarlığımızı belki de en doğru tahminle 100 bin yıldır uygarlığımıza şekil vermeye devam etmektedir.
Kuşkusuz, genetik mutasyonlar doğal seleksiyonla biyolojik varlığımıza, iç güdü bağlamında somatik/ yapısal karakterimize yön vermeye devam etmektedir. Diğer taraftan da biyolojik varlığımızdan taşra düşünemeyeceğimiz ekin/kültür bağlamında da toplumsal karakterimize yön vermektedir. Yani biyolojik evrim ve kültürel evrim, insan uygarlığını birlikte şekillendiriyor gibidir. Diğer taraftan bu şekillendirmeye, coğrafya farklı açılardan da etki etmektedir. Bu konuya daha sonra değinmeyi düşünüyorum. Şu ana kadar bahsettiğimiz içgüdüsellik ve kültür kavramlarının yine türümüze özgün olan “irade ve idrâk” ile etkileşimi üzerinde düşünülmeye değer bir diğer konudur. Kanaatimce işte tam bu noktada “insanın dikey kültürel yükselişi” başlamaktadır. Bu yükselişin ise “yatay kültürel varlığımızın” bir parçası olmaya başladığı noktada etik ve estetik kavramları, simge evrenimizin en güzel zenginliği olan san’at kavramı barış ve mutluluğun bir anahtarı olarak kültürümüzü ve uygarlığımızı anlamlı kılacaktır.
Zira temelinde biyolojik varlığımıza dair korkularımız ve endişelerimizin yattığı, kaçma ya da saldırma eylemlerimizi bunlara borçlu olduğumuz, biyolojik kalıtsal iç güdüsel varlığımızı o eşsiz nöroendokrin evrimimize borçlu olduğumuz da bir bilimsel gerçektir. Elbette bilgi edimine ve alışverişe-etkileşime-sahiplenme-empose etmeye dayalı yatay kültürel etkileşimleri de bir dereceye kadar yine bu eylem tarzına borçluyuz. Ancak dikey kültürel yükseliş, ancak irade ve idrâk/kavrayış sayesinde olduğuna göre san’atın, iç güdüselliğin temelinde yatan (korkuya ve kaçmaya ki her ikisi de tahribkârdır/savaşlarda çekilen orduların suları zehirlemesi-yangınlar çıkarmasını bir düşününüz ) duygulanımlar ve eylemlere denetim sağlamayacağını iddia etmek mümkün değildir. O halde irade sanat ile mümkündür ve dikey kültürel yükseliş yine san’at ile sağlanabilir diyebiliriz. San’at ancak bu sayede kültürel hale gelir ki bir toplumun ileriye doğru hem projeksiyonu hem vizyonu hülâsa ön görüsü hatta umutları bu şekilde oluşur. Réne Descartes’e atfedilen “cogito ergo sum” sözünün bu şekilde anlamlandırılması bizlere daha geniş bir ufuk açacaktır düşüncesindeyim. Yani “idrâk ediyorum o halde varım”… İdrâk ve iradeyle, dikey kültürel yükselişini gerçekleştiremeyen toplumlar, evrensel kültüre entegre olmayacaklardır. Bu yükseliş ise pozitivist ve rasyonalist eğitim programlarının bilim felsefesiyle ilintilendirilmesi ile mümkün olabilecektir. Ulusal kültürümüz açısından Türkiye Cumhuriyet’i devrimlerini de bu eleştirel açıdan bakarak değerlendirmeliyiz. San’at salt bir zevk unsuru olarak ele alınmaktan öte bir dikey kültürel yükseliş olgusu olarak düşünülmelidır. Duygulanımların disiplinize olduğu toplumlarda ancak bu hedefe ulaşılabilecektir.
Saygılarımla
Mahmut Can YAĞMURDUR
PROF.DR.MAHMUT CAN YAĞMURDUR (@prof.dr.yagmurdur) • Instagram fotoğrafları ve videoları

Son Yazıları Prof.Dr. Mahmut Can Yağmurdur (tüm yazıları)
- DÜŞÜNCE GELENEĞİ - Ağustos 14, 2023
- M.C. Yağmurdur - Temmuz 10, 2023
- YENİ YÜZYIL - Haziran 7, 2023